Cömertlikleilgili ayet ve hadisler Allah'ın ihsan ettiği nimetleri yine O'nun rızası yolunda infak etmek, Rabbimize olan şükran duygularımızı ifade etmenin en güzel yoludur. Nefsi cimrilik ve israftan kurtararak, malı Allah yolunda infak edebilmek, muhtaç olanları ikram ve ihsanlarla sevindirebilmek oldukça önemlidir. Farz vacip ve mendub şeklinde taksim edilebilir. Zekât ve zaruret derecesinde ihtiyaç içerisinde bulunan kimseye yardım etmek farz, sadaka-i fıtır vacip ve diğerleri ise menduptur. Hz. Peygamber sadaka ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Güneşin doğduğu her yeni günde kişiye, her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. İnfakve sadaka toplumsal dayanışmaya öncelikle zenginin fakiri anlaması, ona yardım etmesi, verme duygusunu geliştirmesi, Fakir kişinin de daha çok çalışıp infak ve sadaka verme isteğinin gelişmesi olarak değerlendirebiliriz. Öncelikle infak ve sadakanın ne anlama geldiğini açıklayarak başlayalım. İnfak; Kişinin Allah’ın rızasını kazanmak maksadı ile manevi Deki: Allah hakkında bizimle mücadeleye mi girişiyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbi-niz. Bizim yaptıklarımız bize ait, sizin yaptıklarınız size ve biz, bütün kalbimizle Allah´a bağlıyız. Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri SubhanAllah 2. Allah Bilinciyle Yaşamak. “Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.” (Talâk Sûresi 2-3. ayetler) Her işin başı iman. Biz iman ettik diyoruz ama neye iman ediyor, nelerden vazgeçiyoruz bilmiyoruz. qOeaV. “Kârlı ticaret işte budur!” Gençlik çağını Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin hizmetinde geçiren ve çok hadis rivayet eden sahabe Hz. Enes radıyallahu anhu anlatıyor “Medine’de ensar arasında en fazla hurmalığı bulunan Ebû Talha radıyallahu anhu idi. En sevdiği malı da Mescid-i Nebevî’nin karşısındaki Beyruhâ adlı hurma bahçesiydi. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem de bu bahçeye girer ve oradaki tatlı sudan içerdi. “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça, birre iyi kulların derecesine eremezsiniz.”Âl-i İmrân; 92 ayet-i kerimesi nazil olunca, Ebû Talha Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına geldi ve – Ya Resulallah! Cenâb-ı Hak sana “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça, birre eremezsiniz” âyetini gönderdi. En sevdiğim malım Beyruhâ adlı bahçedir. Onu Allah rızâsı için sadaka ediyorum. Allah’dan onun sevabını ve ahiret azığı olmasını dilerim. Beyruhâ’yı Allah’ın sana göstereceği şekilde kullan, dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu – Ne mutlu sana! Kârlı ticaret işte budur! Seni duydum, Ebu Talha. Onu akrabalarına vermeni uygun görüyorum. Ebû Talha – Öyle yapayım ya Resulallah, dedi ve bahçeyi akrabaları ve amcasının oğulları arasında taksim etti. Buhârî, Müslim Malın infak edilmesi şartı Ashabı kiram, bir ayet nazil olduğu zaman hemen onunla amel etmeye koşuyorlardı. Kendilerinden bir fedakârlık istendiği zaman, “Bir başkası yapsın” diye sağlarına sollarına bakmıyorlar, hemen öne atılıyorlardı. Onlar işte bu sayede üstün ve örnek oldular, gökteki yıldızlar gibi yolumuzu aydınlattılar. Tabiîn nesli ve daha sonra onları örnek alan zahidler, abidler ve sûfiler de bu ahlakı benimsediler. Öyle ki, Ferüdiddin Attar hazretleri, tasavvuf yolunun büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadî’nin, kendisinden feyz almak içi sohbet halkasına katılmak isteyenlere malını mülkünü dağıtmasını şart koştuğunu nakleder. Tasavvuf yolunda nefse ve dünyaya karşı arzuları azaltıp, Allah’a ve ahirete karşı rağbeti artırmanın birinci şartı olarak, malını infak etmek şartı koşulmuştur. Malumdur ki, insan elindeki varlıkları en çok sevdiği şeye veya kişiye harcar. Harcadıkça da sevgisi ziyadeleşir. Çünkü kendi nefsinden kısıp ona verdikçe, onun sevgisini kazanır. İnsan kendini nereye ait hissederse yatırımını oraya yapar. Kendini dünyaya ait hissederse dünyasını mamur etmeye bakar; ama dünyada fani olduğunu, asıl vatanının ahiret olduğunu idrak ederse yatırımını ahirete yapar. Sufilerin cömertlik ahlakına dair menkıbelerden birinde anlatılır; samimi bir sûfi, malını mülkünü cömertçe dağıtıyordu. Akrabaları onu şikayet etmek için sohbet arkadaşlarına geldiler. “Her şeyini dağıtıyor, ilerde yoksul düşüp perişan olmasından korkuyoruz. Ona biraz nasihat edin” dediler. Sohbet arkadaşları kendisine neden böyle yaptığını sorunca sûfi şöyle cevap verdi “Bir insan bir yere taşınacaksa artık arkasında mal mülk bırakır mı?” Gönlünü Allah’a ve ahiret yurduna bağlamış olan samimi bir mümin için dünya, konulup göçülen bir uğrak yeridir. Burada fazla yerleşmeye bakmaz, elindekileri önden gönderir. Elbette bu insanın imandaki derecesiyle alakalıdır. Tasavvuf yolunun esaslarını anlattığı risalesinde İmam Kuşeyrî, cömertliğin dereceleri olan sehâ cömertlik, cud el açıklığı ve îsâr başkalarını nefsine tercih meselesi hakkında şöyle demektedir “Hak dostlarının cömertlik ahlakında ilk mertebe sehâdır. Her kim ki elindeki imkânlarının birazını verir ve biraz da kendine bırakırsa o kimse sehâ sahibidir. Her kim ki elindekinin çoğunu verir; kendisi için az bir şey bırakırsa, işte bu kimse de sâhib-i cûd’dur. Her kim ki verme hususunda başkasını kendi nefsine tercih ederse, işte o kimse îsâr sâhibidir.” İnfakta destan yazanlar… Sahabe-i kiramın büyükleri ellerine geçen imkânları Allah yolunda infak etme hususunda birer destan kahramanı gibiydi. Bilhassa Hz. Ali ve Hz. Fatıma radıyallahu anhuma, çok dar imkânlarla geçinmeye çalışırken dahi ellerindekini veriyorlardı. Onların, üst üste üç gün, tek yiyecekleri olan arpa ekmeğini tam iftar vaktinde kapıya gelen muhtaçlara verip, suyla iftar ettikleri rivayet edilmiştir. Onlar, kendileri muhtaç iken elindeki son nimeti de Allah rızası için vermek gibi yüksek bir ahlaka sahiptirler. İşte tasavvuf ehli, onların bu yüksek ahlakına fütüvvet ahlakı demiştir. Fütüvvet, delikanlılık, yiğitlik manasına gelir ama daha çok arkadaşını kendinden çok düşünmek ve onun için cömertlik ve kahramanlık yapmak manasında kullanılır. Tasavvuf ehli de Allah yolunda din kardeşini kendi nefsine tercih etmeyi böyle yüksek bir ahlak olarak görmüştür. Esasen insan kendi nefsinden kısmadan asla infakta bulunamaz. Çünkü insan imkânları kısıtlı, ihtiyaç ve arzuları ise sınırsız derecede çok olan bir varlıktır. Elbette bu sebeple eline geçeni hırsla sahiplenmeye, biriktirip yığmaya temayülü vardır. Herkesin malı, mülkü, parayı sevmek için kendince bahanesi vardır. Kimi tokluk, rahatlık, çalışmadan yaşamak gibi basit seviyede gayeler için malı sever, kimi aile kurmak, çoluk çocuk yetiştirmek için… Kimisi başkalarına el açmamak, zillete düşmemek, şerefiyle yaşamak için imkân sahibi olmak ister. Kimisi ise başa gelebilecek hallere karşı bir kenarda biraz birikimi olsun diye arzu eder. Çünkü para her kapıyı açan bir anahtar gibi görülür, maddi imkânların her sorunu çözebileceği zannedilir. Veren Allah’tır Aslında düşünülecek olursa, para ve mal insana Allah’ın takdir ettiği şeylerden öte hiçbir şey sağlamaz. Bir insanın sıhhati olmasa, altından taht üzerinde otursa da afiyet içinde yiyip içemez; rahat bir gece uykusu geçiremez. Allah insana hayırlı bir aile ve evlat nasip etmese, para hiçbir meseleyi çözmez. Şeref ve izzeti veren de Allah’tır; insan hasbelkader bir musibete uğrar da saygınlığını kaybederse para onu geri getirmez. Allah-u Zülcelâl insanı bir belaya uğratmayı dilemişse, hırsla topladığı mal ve paralar onu muhafaza etmez. Allah dilerse onu malın mülkün fayda vermeyeceği belalara uğratabilir yahut elindekileri bir musibetle yok edebilir. İşte memleketimize sığınan Suriyeli kardeşlerimizin durumu, buna en güzel örnek değil mi? Onlar da tıpkı bizler gibi, işi gücü, evi barkı, tahsili, makamı, çevresi, itibarı olan kişilerdi. Ülkelerinde iç savaş ve katliamlar başlayınca hayatta kalan çoluk çocuklarını alıp alelacele komşu ülkelere sığındılar. Şimdi ne dükkanları var, ne daireleri, ne tarlaları, ne düzenli maaş aldıkları işleri… Kendi memleketlerinde geçerli olan diplomaları burada geçmiyor, orada tıp, mühendislik okumuş gençler bile tekstil atölyelerinde üç kuruşa çalışarak ailelerine nafaka götürmeye durum onlara mahsus değil; pekala bizim de başımıza gelebilir. Bir depremle yok olur saltanatımız… Mesela devamlı bahsettikleri deprem ağır bir yıkıma sebep olsa, ne yapabiliriz? Adapazarı depreminden sonraydı, burada apartmanı olan bir iş adamı fakir düşmüştü. Aslında apartmanını bizzat kendi yaptırmış ve çok kaliteli malzeme kullanmış. Zaten apartman yıkılmamış, ama temel sarsılınca ve yan taraftaki bina onun üzerine doğru yıkılınca eğilmiş ve oturulamaz hale gelmiş. Bu gibi örneklerden de anlaşılıyor ki elimizdeki hiçbir şey mutlak manada bir güç kaynağı değildir; bizi hiçbir şeyden korumamaktadır. Allah’ın insan için takdir ettiği neyse o olmaktadır. Buna tam manasıyla inanmış bir mümin asla mala mülke gönül bağlamaz; onu mutlak bir güç kaynağı saymaz. Aksine elinde bulunanları bir emanet bilir; Allah’ın emri ve rızası doğrultusunda sarf eder. Çünkü bilir ki, ya o mal bir süre sonra elinden çıkacak yahut o malını bırakıp ölecek! İşte yaşadığı müddet içinde, önden gönderdikleri kendisine fayda verecek… İnfak edene pişmanlık yok! Bir insan için dünya ve ahirette arzu edilecek en büyük nimet, huzur ve selamettir. İnsanın korku ve üzüntülerden kurtulması, tam bir huzura kavuşması ne büyük bir mükafattır. İnsanı infak etmekten alıkoyan en büyük endişe, “Ya verdiğim için yoksul düşersem, gayri ihtiyari üzüntü duyar, verdiğim için pişman olur da iyiliğimi boşa çıkarırsam” korkusudur. Hâlbuki şimdiye kadar, sırf Allah rızası için, halisane bir niyetle infakta bulunup da sonra pişman olan kimse olmamıştır. Çünkü bu konuda Allah’ın garantisi vardır, Allah-u Zülcelâl kendi rızası için infak edenlere üzüntü ve korku çektirmeyecektir. Allah-u Zülcelâl, malını infak edenlere çok büyük bir müjde veriyor “Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler var ya, iste onların Rableri katında güzel karşılıkları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” Bakara; 274 Bunu gerçek hayatta birçok örnekte açıkça görebiliriz; Allah-u Zülcelal, rızası için harcama yapanlara muhakkak, ya yerine daha hayırlısını verir veya o kişiyi mala, mülke muhtaç olmaktan müstağni ihtiyaçsız kılar. Mesela bir hanım tanıyorum, hep fakir kuran kursu talebelerine burs verirdi, sonra kocası iflas etti. Onun çocukları da başkalarının verdiği bursla okudu ve faydalı insan oldular. Belki de Allah-u Zülcelâl onlara babalarının malından daha helal bir rızık nasip etmişti. Eğer zamanında vermemiş olsaydı, iflas sırasında elinden her şey gittiği gibi o verdikleri de gidecekti. Allah-u Zülcelâl, kulunun sevdiği şeyleri halisane bir şekilde, sırf Allah’ın rızasını arayarak harcamasına değer vermektedir. Bilhassa Müslümanların dar günlerinde, İslam’ın henüz zafere ulaşmadığı, sıkıntılı ve kuşkulu bir dönem geçirdiği imtihan zamanlarında Allah’a iman ve tevekkül ederek parasını harcayanı daha farklı mükâfatlandırmaktadır. Müslümanlar Mekke’yi fethedip Arap yarımadasında hakim duruma gelince birçok kişi Müslüman olmuştu. Allah-u Zülcelâl, ilk Müslümanların fetihten önceki dönemde yapmış olduğu fedakârlıkların daha üstün olduğunu bildirerek yeni Müslümanların bolca hayır hasenat yapmaya davet etti “Niçin malınızı Allah yolunda harcamıyorsunuz? Oysa gökler ve yer Allah’a miras kalacaktır. İçinizden Mekke fethinden önce mal harcayanlar ve savaşanlar, daha sonra mal harcayanlar ve savaşanlarla bir değildirler. Onların derecesi daha sonra mal harcayıp savaşanların derecesinden daha üstündür. Bununla birlikte Allah her iki gruba da en güzel ödülü vadetmiştir. Allah sizin neler yaptığınızı bilir.”Hadid; 10 Malumdur, bir ticarette veya yatırımda risk yüksekse ekseriyetle kâr da yüksek olur. Bunun gibi, İslam’ın zayıf olduğu zamanlarda bu dinin mutlaka üstün geleceğine iman edip, tabiri caizse, buna yatırım yapmak, elbette daha üstün bir mükâfat getirecektir. Esasen Allah’ın kimsenin fedakârlığına ihtiyacı yoktur, ancak bizim kendimizdeki imanı kökleştirmek için böyle fedakârlıklara ihtiyacımız vardır. Ruh ve nefsin çağrısı İnsan her sabah yatağından kalktığında, iki çağrıya muhatap olur; ruhu Allah’a ve ahirete çağırırken, nefsi dünyalık elde etmeye çağırır. Ne yazık ki nefis çok arsızdır, hiç susmaz; hiç vazgeçmez, insanı kendi hevesatının peşine düşürmek için türlü hileler yapar. Ruh ise nazlıdır, kendisine değer verilmezse susar, vazgeçer. Bu sebeple kişi arsız nefsinin elinden yakasını kurtarmak için onu biraz zayıflatmalı ve gücünü, etkisini kırmalıdır. Nazlı olan ruhunu diri tutmak için ona daha fazla değer vermeli, onu güçlendirmeli, aziz ve şerefli tutmalıdır. İnsan malı mülkü çok, imkânları geniş olduğu müddetçe dünyayı sever, ahireti unutur. Nefsi dünya zevkleriyle keyiflendikçe azgınlaşır. Benliği dünyevi üstünlüklerle şımardıkça dik başlı hale gelir, Allah’a boyun eğmekten yüz çevirir. Bir yoksula hatası için uyarıda bulunulsa her ne kadar öğüdünü tutmasa bile en azından sert cevap vermez ama malı mülkü, makamı ile şımarmış bir kişi, öğüdünü tutmadığı gibi bir de karşısındakini azarlar. Bu da nefsin dünyalıkla nasıl kabardığının ispatıdır. Bizler, Allah-u Zülcelâl’in ulu’l-azm Peygamberlerinin istemediği veya kendilerine verilmemiş şeylere talip oluyor ve bunları kendimiz için iyi zannediyoruz. Hâlbuki iyi olsaydı, Allah-u Zülcelal Hz. Musa aleyhisselamı, mazlum ve müstazaf bir kavmin peygamberi değil, güçlü kudretli ülkenin padişahı yapardı. Yahut Hz. İsa aleyhisselamı kavminin önde gelenleri tabi olur, onu liderleri ve ordularının komutanı seçerlerdi. Peygamberimiz, Allah’ın Habibi idi, ne istese verilirdi ama Allah’tan dünyalık bir şey istemedi; dua hakkını bile ahirette şefaat etmek için sakladı. Dünyada eline ne geçtiyse Allah’ın rızasını kazandıracak yerlere sarfetti, fakir gibi yaşadı. Bizler onun gibi olamıyorsak bile hiç değilse dünyalık biriktirdiğimiz kadar ahirete de yatırım yapalım. Kendi çocuklarımızı düşündüğümüz gibi ümmetin yoksul mültecilerini düşünelim. Belki de verdiğimiz bir miktar sadaka bizi daha büyük felaketlerden koruyacak. Bizim kapımıza gelmiş muhtaçlara el uzatırsak belki onların durumuna düşmekten muhafaza olacağız. Bu bizim için bir nimet sayılmaz mı? Kur’an’da sadece üç şey “Allah yolunda” fî sebilillah kaydı düşülerek emredilir Cihad, hicret, infak. Bu kayıt infakı bir yönüyle mali bir cihad kılarken, bir başka yönüyle metâ’dan na’îm’e hicret kılar. Metâ’ daim, sabit ve kâmil olmayandır. Na’îm ise metâ’ın tam tersine daim, sabit ve kâmil olan nimettir, yani cennettir. İnfak terim olarak “yarar veren bir şeyi ona muhtaç olan biriyle karşılıksız paylaşmak” manasına gelir. İnfakın farz olanına zekât adı verilir. Zekât’ın ilk anlamı “artma ve çoğalma”, ikinci anlamı “arı duru hale getirme.”dir. Zekât’ın Kur’ani açılımı, “artmak ve arınmak için ödenmesi gereken bedeli ödemek” demektir. Rasyonel matematiğe göre 40’tan 1 çıkarsa 39, iman matematiğine göre 40’tan 1 çıkarsa 400 kalır. Zekâtı verilen malın artışı, budanan çubuğun üzümündeki artışa benzer. Bu artış meyvenin artışıdır ve buna “bereket” adı verilir. İnfakın nafile olanına fıkıhta sadaka adı verilir. Sadaka, “doğruluk, dürüstlük, sadakat” demektir. Zaten sadakaya da, kişi Allah’ın verdiği servet emanetine “mülkiyet” olarak değil “emanet” olarak bakıp onu paylaştığı için “sadaka” adı verilmiştir. Zira serveti paylaşmak, emanete sadakat, onu biriktirmek ve hasislik yapmak, emanete ihanettir. İnfak’ın Ramazan ayına has olanına fıtr denilir. Fıtrat sadakası, yani zengin olsun olmasın, insanın “varoluş” infakı olduğu için bu adı almıştır. İnfak’ın sırf maldan yapılanına hayr denilir. Kur’an serveti “hayr” olarak isimlendirir. İnfakı anlamanın ve sindirmenin yolu, vahyin inşa ettiği bir servet tasavvuruna sahip olmaktan geçer. Bu tasavvurun yaslanacağı akide de, tevhid akidesidir. “Mülk kimindir?” sorusuna Kur’an’ın defaatle verdiği cevap açıktır Mülk Allah’ındır. Peki, ya mülkten insanın payına düşene ne demeli? Şu bir hakikat ki, bu pay insana emanet olarak verilmiştir. Zira insan bu cihana sahip olmak için değil şahit olmak için gelmiştir. Serveti imana şahit kılmak lazımdır. Bu ise, servete mülkiyet değil emanet gözüyle bakmakla gerçekleşir. Kur’an Kârun tipini serveti emanet değil mülkiyet gören kişinin akıbeti bağlamında zikreder.[1] Kur’an dünyayı ve dünyalığı günah veya pislik gibi görme tavrını da reddeder ve servette denge yolunu gösteren şu duayı talim ettirir وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَآ اَتِنَا فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى اْلاَخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik güzellik ver, ahirette de iyilik güzellik ver!”[2]. Kullukta yücelmenin mirac iki kanadı vardır Biri kuldan Allah’a uzanan boyutu temsil eden namaz, diğeri kuldan kullara uzanan boyutu temsil eden infak. Bu çift kanat en güzel ifadesini Mâûn Suresi’nde bulur. Şu âyet de bu hakikati ifade eder وَالْمُقِيمِى الصَّلَوةِ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “….Namazı hakkını vererek kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler”[3]. Muhterem müminler Şöyle bir sual sorsak Mü’mini kâfirden iman ayırır, ya mü’mini münafıktan ne ayırır? Bu sualin Kur’an’dan yola çıkılarak verilecek en kestirme cevabı “infak”tır. Evet, mü’mini münafıktan infak ayırır.. İnfak kelimesinde, iki dünyalığa dair lugavî bir işaret vardır. Adeta deliğinin biri bu dünyaya diğeri öbür dünyaya açılan bir tünelden bir şeyler göndermeyi ima eder. İnfak eden kimse, aslında infak ettiği şeyi sureta vermiş görünüyorsa da, hakikatte ahirette kendi hesabına göndermiş bulunmaktadır. Kur’an münafıklara şöyle buyurur قُلْ اَنْفِقُوا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا لَنْ يُتَقَبَّلَ مِنْكُمْ اِنَّكُمْ كُنْتُمْ قَوْمًا فَاسِقِينَ- “De ki İster gönüllü infak edin ister gönülsüz; sizden asla kabul edilmeyecektir. Çünkü siz, hepten sapık bir güruh haline geldiniz.” [4]. Ve devamındaki âyette münafıkların infaklarının kabulünün önündeki gerçek engel açıklanır وَمَا مَنَعَهُمْ اَنْ تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ اِلاَّ اَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللهِ وَبِرَسُولِهِ وَلاَ يَأْتُونَ الصَّلَوةَ اِلاَّ وَهُمْ كُسَالَى وَلاَ يُنْفِقُونَ اِلاَّ وَهُمْ كَارِهُونَ “Onların infaklarının kabulüne tek engel, Allah’a ve onun elçisine ısrarla nankörlük etmeleridir; onlar namaza hep üşene üşene katılırlar ve onlar her daim gönülsüzce hayır yaparlar”[5]. Muhterem kardeşlerim Kur’an, tüm diğer yükümlülüklerde olduğu gibi, infak konusunda da aşamalı tedrîcî bir yol takip etti. Fakat infak konusundaki aşamalılık ilkesi, diğer konulardakinin tam tersi bir süreç izledi. Namaz, oruç, cihad emirleri içki ve faiz yasağı gibi birçok yükümlülükte azdan çoğa doğru bir seyir izleyen tedric süreci, infak konusunda tam tersine çoktan aza doğru bir seyir izledi. Kanaatimizce bu, İslam cemaatinin ilk dönemlerdeki zaruret durumuyla izah edilebilecek bir şeydi. Tabi ki buradan şu genel hükmü çıkarmak hiç de yanlış olmayacaktı Şartların zorlaştığı benzer dönemlerde, infakta da, zekâtta olduğu gibi oranlı ve sınırlı bir miktardan oransız ve sınırsız bir verme seferberliğine dönülebilir. Bu söylediklerimizin delili ise Bakara Sûresi’nin 219. âyetinde mevcuttur. Bakara Sûresi’nin 3. âyetinde iman ve namazın hemen ardından zikredilen infak, mü’minlere yeni bir mükellefiyet yüklüyordu. Rabbimiz, مَاذَا يُنْفِقُونَ “Nelerden infak edelim?” diye soran mü’minlere, قُلِ الْعَفْوَ “Bağışlanabilen her şeyden infak edin!” buyurdu[6]. İnfakın zorunlu olanına zekât adı verildi. Zekât miktarı Hz. Peygamber tarafından zaman zaman yeniden düzenlendi. Hayvanlarda cinse göre adet üzerinden, para ve ticari emtiada ise oran üzerinden tesbit edildi. En sonunda 1/40 oranında istikrar buldu. Bu kırkta bir oranı sahabe tarafından “hadd-i mutlak” veya “hadd-i a’la” maksimum sınır olarak anlaşılmayıp, “hadd-i edna” minimum sınır olarak anlaşılmış olmalı ki, Hz. Ali kırkta bir oranına “cimrilerin zekâtı” dedi. Demek ki, zekât oranlarının anlamı “Alt sınır bu, ötesi ise Allah’a olan imanınızın,güveninizin derecesine kalmış” demekti. Esasen Kur’an’la inşa olmuş bir akla sahip olan Hz. Ali’nin sözünde dile gelen bu hakikatin kaynağında da yine Kur’an vardı. Zira Kur’an infak konusunda mü’minlere Allah’ın cömertliğini hatırlatıyordu مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ فِى سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِى كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَآءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak veren ve her başakta yüz dane bulunan tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir Zira Allah rahmetiyle sınırsızdır, her şeyi tarifsiz bilendir”[7]. Bu âyet, yürek kulağı olup gönlüyle dinlemeyi bilene çok şey söylüyordu. İlk söylediği şey şu hakikatti Allah için vermek, vermek değil almaktır. Bu, tıpkı Hz. İbrahim’in evladını infak edişine benziyordu. O İsmail’ini göz kırpmadan verdi, Allah ondan İsmail’ini almadığı gibi, üzerine bir de İshak koydu. Âyetin söylediği ikinci hakikat şuydu Allah’ın kulun infakına karşılık olarak bire yedi yüz verdiğine iman eden kul, hep daha fazlasını vermeğe çalışmalıdır. Esasen âyetteki “bire yedi yüz” rakamı, “hadsiz ve hesapsız karşılık”tan kinayedir. Sevgili kardeşlerim Kur’an bir infak ahlakı inşa eder. Bu konu Kur’an’a göre o kadar önceliklidir ki, 23 yıllık peygamberlik sürecinin daha ilk inen üçüncü pasajı olan Müddessir Sûresi’nin 6. âyetinde şöyle buyurur وَلاَ تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ “İyilik yapmayı kazanç kapısı haline getirme!” veya “Allah için yaptığın iyiliği çok görme!”[8] Bu nehiy, “infak ahlakına” dair bir nehiydir. Âyette geçen el-mennu, yardım edenin yardım alana iyiliğini hatırlatması, bir tür baş kakıncı yapmasıdır. Hasan Basri, âyetin istiksar’ı yasakladığını söylemiştir. İstiksar, “daha fazlasını elde edeceği beklentisiyle vermek”; kaz gelecek yerden tavuğu esirgememektir. Bu tutum infak ahlakına aykırıdır, zira gerçekte mülkün tamamı Allah’ındır ve buna kulun kendisi de dâhildir. Dolayısıyla kulun vermesi, hakiki değil mecazi anlamda bir vermedir. Hakikatte veren de Allah’tır, verdiren de. Veren kul, kendisine vermeyi nasip ettiği için Allah’a şükür borçludur. İnfak ahlakını derli toplu işleyen Kur’an pasajlarının başında Bakara 261-274. âyetleri gelir. Bakara 262 ve 263. âyetler, infakı anlamlı kılanın ancak “infak ahlakı” olduğunu şöyle beyan eder اَلَّذِينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ فِى سَبِيلِ اللهِ ثُمَّ لاَ يُتْبِعُونَ مَا اَنْفَقُوا مَنًّا وَلآ اَذًى لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُون - قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَآ اَذًى وَاللهُ غَنِىٌّ حَلِيمٌ َ “Mallarını Allah yolunda infak edip de, sonra infak ettiklerini başa kakıp gönül incitmeye kalkışmayanlar, ödüllerini yalnızca Rabb’leri katında alacaklardır. Artık onlar gelecekten endişe duymayacaklar, geçmişten dolayı mahzun olmayacaklar. Gönül yapan hoş bir söz ve rahmet dileme, arkasından incitmenin geldiği bir yardımdan daha hayırlıdır. Ve Allah kendi kendine yetendir, cezalandırmadan önce fırsat tanıyandır.”[9] Demek ki, infak edip başa kakanlar ödülden mahrum kalacaklardır. Bunun manası ise açıktır İnfak ehli olup infak ahlakından mahrum olmayanlar, yani karşılığını almak için iyilik yapmak yerine iyilik yapmayı kendisine verilmiş en büyük ikram bilenler, Kerîm olan Allah’tan fazladan bir ödül alacaklardır. Devamındaki âyet ise, “İnfak edip de ardından inciteceksen, yani deyimsel ifadesiyle kaşığıyla verip sapıyla gözünü çıkaracaksan’, bırak yapma!” der gibidir. Bu âyetlerin ardından, yine infak ahlakına dair âyetler sıralanır يَآاَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا لاَ تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَاْلاَذَى كَالَّذِى يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَآءَ النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللهِ وَالْيَوْمِ اْلاَخِرِ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًا لاَ يَقْدِرُونَ عَلَى شَىْءٍ مِمَّا كَسَبُوا وَاللهُ لاَ يَهْدِى الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ “Siz ey iman edenler! İnsanlara gösteriş için malını harcayan, Allah’a ve ahiret gününe de inanmayan kimse gibi başa kakarak ve gönül inciterek yardımlarınızın sonucunu iptal etmeyiniz! O kişinin hali, üzerinde biraz toprak bulunan bir kayaya benzer bir sağanak yağar, onu cascavlak bırakıverir. İşte bu gibilerin yaptıklarından hiçbir kazançları olmaz. Zira Allah kâfir/nankör bir topluma asla rehberliğini bahşetmez”[10]. Sonunda başa kakılan ve gönül inciten bir yardım, Allah adına değil, gösteriş için yapılan bir yardımdır. Allah’ın gördüğüne yürekten inanan birinin sırf başkaları görsün diye iyilik yapması, o iyiliğin dayandığı ahlaki dinamikleri tahrip eder. Ahlaki olandan hareketle yapılmamış bir iyilik, sonuçta gerçek bir iyilik değil, iyilik kisvesi altına saklanmış bir aldatış ve aldanıştır. “Ne gibi?” sorusuna cevabı âyet veriyor فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًا “Üzeri ince bir toprak tabakasıyla örtülmüş bir kaya gibi.” Yağan rahmet, üzerini ince bir toprakla örtmüş kayada bitki bitirmez, sadece onun maskesini sıyırır. Esasen tohum saçan için bu da bir rahmettir. Hiç değilse tohumunu kayalara saçarak zayi etmez. Fakat kendisi infak ahlakından yoksun olduğu halde infak etmeye kalkan kişi, bu haliyle topraktan bir maske altına saklanan kaya durumuna düşmüştür. Yani infakı nifakına panzehir olacak yerde, perde olmuştur. İşte Bakara 264. âyet bu hakikati beyan etmektedir. Bunun devamında yer alan 265. âyet ise, oradakinin tersine, infakını sırf Allah rızası için yapan kimsenin durumunu tasvir etmekte وَمَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ابْتِغَآءَ مَرْضَاةِ اللهِ وَتَثْبِيتًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَآتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّ وَاللهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Müminlerden, mallarını Allah’ın rızasını kazanmak ve gönül-lerinde olan imanı kökleştirmek için harcayanların durumu da, tepe üzerinde olan bir bahçeye benzer ki, bol yağmur değince ürününü iki kat olarak verir, bol yağmur yağmasa bile, en azından bir çisinti düşer de, yine çokca ürününü verir. Allah tüm yapmakta olduklarınızı görendir.[11] Ve böyle birini “verimli bir bahçeye” benzetmektedir. İnfak ahlakıyla ilgili bu pasajın içerisinde yer alan 267. âyet infak ahlakından mahrum olmanın bir başka boyutunu ele almaktadır Sahip olduğunun en kötüsünü vermek. Bu bir “Kabil kompleksi”dir. Kur’an’ın naklettiği Âdem’in iki oğlu kıssa-meselinde, Habil sahip olduğunun en iyisini Allah’a kurban sunarak onun rızasını celbetmiş, Kabil ise sahip olduğunun en kötüsünü Allah’a kurban sunarak Allah’ın gazabını celbetmiştir. Habil’in kurbanı onu Allah’a yaklaştırırken, Kabil’in kurbanı onu Allah’tan uzaklaştırmıştır[12]. Burada sorun infak etmekten mahrum olmak değil, infak ahlakından mahrum olmaktır. Bunun neticesinde Kabil kardeşini kıskanmış, o kıskançlık da onu kardeş katili olmaya götürmüştür. Bu lanetli süreci başlatan unsur, yaygın kanaatte olduğu gibi kıskançlık değil, onun da arkasında yatan “dünya sevgisi”dir. Hz. Peygamber’in حُبُّ الدُّنْيَا رَأسُ كُلِّ خَطِيئَةٍ، وَحُبُّكَ الشَّىْءَ يُعْمِى وَيُصِمُّ “Dünya sevgisi tüm kötülüklerin başıdır” muhteşem tesbitini, bu olay ışığında anlamak icap eder. Dünya sevgisi, insanın manevi direnç sisteminde zaafa yol açar. Bu zaaf artık Şeytan’ın üzerinde çalışabileceği ve insanın aleyhine kullanabileceği manevi bir “virüs”e dönüşebilir. O virüs, açlık korkusudur. Aç olanı bir ekmek doyurur, fakat açlık korkusu çekeni dünyanın tüm fırınları doyuramaz. Bakın infak ahlakıyla ilgili pasajın içerisinde yer alan şu âyet, bu hakikati nasıl dile getiriyor اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَآءِ وَاللهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلاً وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir bağış ve daha fazlasını vaad eder”[13]. İnfakın açıktan veya gizli yapılması meselesi de bir infak ahlakı meselesidir. İnfakın açıktan yapılması infak ahlakındaki bir zaafa delalet etmez. Yeter ki bu isteğin arkasında görünme ve gösterme tutkusu yatmasın. Fakat gizli olması, Allah’ın daha hoşuna gider. İşte infak ahlakıyla ilgili pasajın sonlarında yer alan şu âyet bu hakikati dile getirir اِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِىَ وَاِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَآءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَيُكَفِّرُ عَنْكُمْ مِنْ سَيِّئَاتِكُمْ وَاللهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ “Eğer yardımları açıktan yaparsanız, o da hoş. Yok eğer onu ihtiyaç sahiplerine gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına kefaret olur. Zira Allah yaptıklarınızın tümünden haberdardır”.[14] Bu âyetin ardından gelen âyet şöyle başlar لَيْسَ عَلَيْكَ هُدَيهُمْ وَلَكِنَّ اللهَ يَهْدِى مَنْ يَشَآءُ “Ey Peygamber! İnsanların hidâyeti senin elinde değildir; lâkin Allah isteyenin hidâyetini diler”[15]. Âyetin hem önü, hem arkası, hem de bu cümlelerden sonrası infak ahlakıyla ilgilidir. Dolayısıyla arada yer alan bu cümlelerin de pasajın konusuyla doğrudan bir irtibatı olması lazım gelir. Peki, nedir bu irtibat? Nüzûl sebebini göz önüne aldığımızda, ortaya, âyetin bu kısmıyla ilgili şu çarpıcı gerçek çıkmaktadır Yoksula yardım o kadar hasbi ve o denli karşılık beklentisi olmadan yapılmalıdır ki, değil kişisel menfaat ve minnet altına alma, onu sapık bulduğunuz inanç ve düşünce dünyasına müdahale için bir araç olarak dahi kullanmamalısınız. Neden mi? Nedeni âyette Çünkü hidayet Allah’tandır. Hidayet kişinin kendisine iyilik yapanın hatırı için onun istediği yola girmek değil; hakkın hatırına, kişinin özgür iradesiyle Allah’a teslim olmasıdır. Zaten âyetin devamında infak ve infak ahlakıyla ilgili tüm emir ve nehiylerin maksadu’l-makasıdını veren muhteşem cümleler gelir وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللهَ بِهِ عَلِيمٌ “Hayır için harcadığınız herhangi bir şey kendi yararınızadır Bundan çıkarı olan Allah değil sizsiniz; yeter ki Allah’ı kazanmak için harcayın!”[16]. Allah’ı kazanan neyi kaybeder, Allah’ı kaybeden neyi kazanır? Kur’an infakın sahibini cennete götüren bir yol, cimriliğin de sahibini cehenneme götüren bir yol olduğunu şu âyetlerle îmâ eder فَاَمَّا مَنْ اَعْطى وَاتَّقى . وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى . فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرى . وَاَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنى . وَكَذَّبَ بِالْحُسْنى . فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرى “Her kim Allah için karşılıksız verir ve Allah’a muhtaç olduğunun bilinciyle hareket eder ve daha güzeliyle ödüllendirileceğine inanırsa; işte ona rahatlık ve mutluluğun zirvesine giden yolu kolaylaştırırız. Kim de cimrilik yapar ve kendi kendine yettiğini zanneder, En Güzel’in vahyini yalanlarsa; işte ona da zorluk ve felaketin en dibine giden yolu kolaylaştırırız.”[17] Bu âyetlerin yer aldığı Leyl Sûresi Mekke’de, peygamberliğin ilk yıllarında inmiştir. Fakat sahabe bu âyetlerle Medine’de olan bir olay arasında ilişki kurmuştur. Bu, sahabe neslinin, vahyi sürekli nazil olmaya devam eden bir hitap olarak gördüğünün ifadesidir. İşte İbn Abbas’tan bu âyetlerle irtibat kurularak nakledilen ibretlik bir infak rivayeti “Ensar’dan birinin hurması, yetimleri olan yoksul komşunun bahçesine ağmaktadır. Bu dallardan dökülen hurmaları komşu evin çocukları yemektedirler. Bahçe sahibi bir gün hışımla gelir, toplanmış hurmaları alır ve çocukları döver. Olay Allah Rasulü’ne intikal edince bahçe sahibini çağırtır ve o ağacın meyvesini vakfetmesi durumunda kendisine Allah’tan ahirette bir bahçe vermesi için dua edeceğini vaat eder. Sonuçta servete sahip değil servete ait olduğu anlaşılan adam bu muhteşem fırsatı teper. Bu olayı duyan Uhud gazisi Sabit b. Dahdah el-Belevi iki gözü iki çeşme Allah Rasulü’ne gelerek “Duanın aynısı benim için de geçerli mi?” diye sorar ve Medine’nin en değerli hurmalıklarından olan bahçesine karşılık o ağacı alarak vakfeder” İbn Ebi Hatim. Rivayetin bir varyantında, infaktan kaçınan adam “münafıklardan biri” olarak değerlendirilmiştir. Bu da ilk nesillerin tasavvurundaki infak-nifak karşıtlığını gösterir. Sözün özü İnfak nifakın panzehiridir. Rabb’im bizleri nifaka karşı infak aşısı yaptıran münfikîn’den eylesin. Âmin. [1] Kasas 76-84 [2] Bakara 201 [3] Hac 35 [4] Tevbe 53 [5] Tevbe 54 [6] Bakara 219 [7] Bakara 261 [8] Müddessir 6 [9] Bakara 262 ve 263 [10] Bakara 264 [11] Bakara 265 [12] Maide 27-30 [13] Bakara 268 [14] Bakara 271 [15] Bakara 272 [16] Bakara 273 [17] Leyl 5-10 Ali İmran SuresiHZ. İSA'NIN KISSASIPeygamber ile Yemen'in Necran elçileri arasındaki tartışmaya parmak basan rivayetler belirtiyor ki; İsa'nın selâm üzerine olsun dünyaya gelişi, annesi Meryem ve Yahya'nın doğumu ile ilgili kıssalar ve bu surede yeralan diğer kıssalar elçilerin etrafa yaymaya çalıştığı şüpheleri etkisiz hale getirmek amacıyla inmiştir. Elçiler, bu şüpheleri yaymaya çalışırken "O, Allah'ın Meryem'e verdiği sözüdür ve O'ndan bir ruhtur." gibi Kur'an'ın İsa hakkında verdiği bilgilere dayanmaya çalışıyorlardı. Sonra onların Meryem suresinde geçmeyen birtakım sorular sorup cevap verilmesini istedikleri belirtiliyor...Kaydedilen bu bilgiler doğru da olabilir.. Yalnız bu kıssanın bu surede bu şekilde yeralması Kur'an'ın açıklamayı dilediği belli başlı gerçekleri yerleştirmede kıssaları kullanma genel yöntemiyle paralellik arz etmektedir. Yerleştirilmek istenen bu gerçekler çoğu zaman, kıssaların içinde geçtiği surenin de konusu olmaktadır. Onun için kıssa bu gerçekleri odaklaştıracak, onları ortaya çıkarıp diriltecek ölçüde ve ona uygun bir üslûpla verilir. Gerçekleri açıklamada ve onları canlı bir şekilde engin bir etkiyle kalplere yerleştirmede kıssaların kendilerine özgü bir yolu vardır. Kıssalar bu gerçekleri, imanın hayatta pratik olarak oluşması biçiminde canlandırır. Bu yöntem ise, gerçekleri sadece soyut bir biçimde verip geçmekten daha bu kıssanın, surenin ötedenberi ele aldığı gerçeklerin aynısını ele aldığını ve surede yeralan geniş çizgilerin burada da önemli ölçüde ortaya çıktığını görüyoruz. Onun için bu kıssa, ele aldığı konuda meydana gelen sınırlı karıştırmalardan soyutlanmakta köklü, bağımsız ve değişmez bir etken olarak ortaya çıkıp, İslâm'ın inançla ilgili düşüncesinde kalıcı ve değişmez gerçekleri önce de belirttiğimiz gibi, surenin ötedenberi üzerinde yoğunlaştığı temel mesele şudur Tevhid meselesi, uluhiyet birliği, hakimiyet birliği. İsa kıssası -bu derste kaydedilen kıssalar onu tamamlamaktadır- da bu gerçeği vurgulamakta, Allah'ın çocuk ve ortak edinme düşüncesini reddetmektedir, bu şüphenin tutarsızlığını ve basit bir anlayış olduğunu açıklamaktadır. Meryem'in doğuşunu ve hayatını açıkladıktan sonra; İsa'nın doğuşu, Peygamber oluş tarihi ve bununla ilgili olayları öyle bir yöntemle anlatmaktadır ki, onun gerçek bir insan ve Peygamberler zincirinden bir halka oluşu ile, durumunun onların durumu, yapısının onların yapısı gibi olduğunda herhangi bir kuşkuya yer bırakmamaktadır. Doğuşu esnasında ve hayatı boyunca meydana gelen olağanüstü olayları gizemlilikten ve kapalılıktan uzak bir biçimde, insanın aklını ve gönlünü rahatlatacak nitelikte açıklamaktadır. Böylece insan, İsa'nın doğuşu ve hayatını normal bir yaşam öyküsü olarak algılamakta ve hiçbir şeyi yadırgamamaktadır. Kıssanın hemen ardından şu ilave edilmektedir "Allah katında İsa'nın durumu Adem'in durumu gibidir. O'nu topraktan yaratmış, sonra O'na `ol' demiş Oda oluvermişti." Burada kalp, kesin bilginin serinliğine ve neşesine kavuşuyor. Bir çırpıda kavranabilecek şu gerçek etrafında bu şüphelerin nasıl oluşturulduğuna hayret ediyor!Şu sûrenin ötedenberi ele aldığı ikinci mesele birinci meseleden kaynaklanmaktadır. Din gerçeği; dinin İslâm oluşu, İslâm'ın anlamının bağlılık ve teslimiyet demek olduğu meselesidir. Bu olgu, aynı zamanda kıssanın arasında da kendini göstermekte ve İsa'nın selâm üzerine olsun İsrailoğulları'na söylediği şu sözünde yer almaktadır "Benden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı ve size yasaklananların bazılarını helâl kılmak üzere..." Bu sözde Risaletin yapısına dikkat çekilmektedir. Gerçekten Peygamberlik; bir yol belirleme, bir düzeni yürürlüğe koyma; helâl ve haramı açıklama için gönderilir ki, müminler bu peygamberliğe bağlansın ve ona teslim olsun... Sonra Havarilerin ifadesiyle teslimiyet ve bağlılık, anlamını buluyor "İsa, onlardaki küfrü far kedince, `Allah'a davet yolunda kim bana yardımcıdır?' dedi. Havariler `Allah'ın yardımcıları bizleriz. Allah'a iman ettik, bizim müslüman olduğumuza tanık ol' dediler. `Rabbimiz; indirdiğine iman ettik, Peygambere bağlandık, bizi tanık olanlarla beraber yaz."-Al-i İmran suresi; 52Surenin akışı içerisinde önemli yer tutan konulardan biri de müminlerin Rabblerine karşı tutumlarının tasviridir. Bu kıssalar, insanlar arasından seçilmiş ve hepsini birbirinin soyundan kıldığı bu seçkin grubun hayatından, güzel örnekler ortaya koymaktadır. İmran'ın karısının, Rabbi ile konuşmasında, kızı ile ilgili niyazında... Meryem'in, Zekeriyya ile konuşmasında... Zekeriyya'nın duasında, Rabbine yalvarışında... Havarilerin Peygamberlerinin çağrısı karşısında verdikleri cevap ile Rabblerine dua edişlerinde ve benzeri olaylarda bu parlak tablolar kıssalar sona erip hemen ardından ifade edilen gerçekleri açıklamada kıssaların olaylarına dayanılarak hakikatler kapsamlı ve özet olarak selâm üzerine olsun gerçek kimliği, yaratıkların yapısı, ilahî irade, tertemiz vahdaniyet, ehli kitabın vahdaniyete çağrılışı, bu meselede onların lânetlenmeye çağırılması konularına değiniliyor. Konu, peygamberin tüm ehli kitabı aydınlatması için, bu gerçeğin aslını derli toplu ve kapsamlı açıklama ile sona eriyor. Peygamber bu açıklamayı, söz konusu tartışmaya katılan veya katılmayan, o nesilden olan yahut ondan sonra kıyamete kadar gelecek olan tüm ehli kitaba yöneltmiş bulunmaktadır."De ki; `Ey kitap ehli, sizinle aramızda ortak olan şu söze geliniz Sırf Allah'a kulluk edelim, hiçbir şeyi O'na ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp birbirimizi ilâh edinmeyelim."-Al-i İmran suresi; 72Bu açıklama ile tartışma sona eriyor. İslâm'ın insandan ne istediği, insanın hayatı için ne gibi ilkeler belirlediği ortaya çıkıyor. Dinin manası; İslâm'ın anlamı açıklık kazanıyor. Başkalarının din veya İslâm olarak takdîm ettiği her türlü karma ve bozulmuş anlayışlar reddediliyor. Bu, geçen konunun nihaî hedefi olduğu gibi surenin de temel hedefidir. Kur'an kıssaları bu nihai hedefi; etkili, engin ve anlamlı o güzel hikâye üslûbu ile anlatıyor ve izah ediyor. Bu aynı zamanda Kur'an kıssalarının görevi ve pek çok surede özel bir metoda bağlı olarak Kur'an'ın üslûbunu ve sunuş yöntemini sağlamlaştırmak noktasındaki yapısının kıssası hem burada hem de Meryem suresinde arz edilmiştir. Buradaki ve oradaki ayet metinlerini karşılaştırdığımızda, burada birtakım farklı bilgiler ortaya çıkmasına rağmen bazı hususların da özetlenmiş olduğunu görürüz. Meryem suresinde İsa'nın doğuşuna detaylarına kadar yer verilmişkèn Meryem'in doğuşu halkasına hiç yer verilmemiştir. Burada ise İsa'nın peygamberliği ve Havariler detaylı yer alırken doğuşu özet halinde ayrıca,hikayeden sonraki açıklama daha uzundur. Çünkü açıklamalar daha kapsamlı bir mesele etrafında tartışmalarla ilgili olarak yapılmıştır. Bu mesele Tevhid, Din, Vahiy ve Risalet meselesidir. Bunlar, Meryem suresinde yeralmaz. Bu açıklama da kıssaların sunuluşu ile ilgili Kur'an üslûbunun yapısını belirlemektedir. Yani burada kıssa, içinde yer aldığı surenin atmosferine ve ondaki fonksiyonuna göre farklılık arz edebilmektedir. Şimdi ayet-i kerimeleri detaylı. olarak ele almaya kıssalar Allah'ın insanların yaratılışından beri tek olan Risalet görevini ve tek olan dinin mesajını taşımaları için tercih edip seçtiği kullarını açıklamakla işe başlıyor.',Asırlar ve nesiller boyunca birbirine bağlı değişik merhalelerde iman kervanına öncülük yapacak olan kullarını açıklamakla meseleye giriyor. Bu öncülerin birbirlerinin neslinden geldiklerini belirtiyor. Elbette ki bu neslin, soy bağına bağlı,olması zorunlu değildir. Buna rağmen bu neslin soyları Adem ve Nuh peygamberde birleşmektedir. Bu neslin bağı her şeyden önce Allah'ın tercilı edip seçmesine bağlıdır. Buradaki soy bağı aziz olan iman kervanında sürekli olarak muhafaza edilen inanç Allah Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçerek alemlere üstün Bunlar birbirinden türemiş tek bir kuşaktır. Hiç şüphesiz Allah işiten ve Adem ve Nuh birer kişi olarak anılırken, İbrahim ve İmran; ailesi diye iki aile olarak ifade edilmiştir. Bu, Adem'in de Nuh'un da tek başlarına bu ilâhı seçmeye mazhar olduklarına işaret etmektedir. İbrahim ve İmran ise, hem kendi hem de aileleri ile birlikte bu nimete mazhar olmuşlardı. Bakara sûresinde belirtilip kurala bağlı olarak İbrahim'in evindeki peygamberli've bereket veraseti kan bağına dayalı bir veraset değildi. Bu ancak, inanç verasetiydi. Ve İbrahim'in -"Rabbi O'nu bir dizi sözlerle denemişti"."Hani Rabbi İbrahim'i birtakım emirler ile denemiş O da onları yerine getirmişti. Bunun üzerine Allah; `Seni insanlara önder yapacağım' demişti. İbrahim; `Soyumdan da' deyince, Allah; `Zalimler bu taahhüdümün kapsamına asla giremezler' buyurdu" Bakara suresi; 124Birtakım rivayetler İmran'ın İbrahim'in ailesinden olduğunu belirtmektedir. O haldè İmran ailesinin burada özellikle söz konusu edilmesi özel bir durumdan kaynaklanmış olabilir. Bu özel husus da Meryem ve İsa selâm üzerlerine olsun kıssasının sunulmuş olmasıdır. Aynı şekilde bu ayetlerde İbrahim ailesinden, ne Musa'nın ne de Yakub'un -ki Yakub İsrailoğullarındandır- İmran ailesinin anıldığı gibi anılmaması hususunu düşündüğümüzde ayetlerin burada Meryem oğlu İsa ve İbrahim -gelecek konuda ondan söz edeceğiz- ile ilgili tartışmaları ele aldığım, burada Musa'yı ya da Yakub'u söz konusu etmenin yeri olmadığını anlıyoruz. Ey iman edenler, eğer siz Allah'a yardım ederseniz, Allah'da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz." 47/7 İnfak, İslam düşüncesinin, Allah'a gereği gibi kulluk etmenin, imanı bir bedel ile İsbat ve ifade etmenin kaçınılmaz bir yolu, Allah için nefsi ve malı arındırmanın bir gereğidir. İnfak; lügatte sarf etmek harcamak, malı elden çıkarmak anlamına gelir. Tanımından da anlaşılacağı üzere maddi şeyler için söz konusudur. Yani Kur'ani ifadeyle "RIZIK OLARAK VERİLENLERDEN" infak edilir. Lugavi anlamını biraz daha detaylandırdığımız zaman; harcama, bir gaye ile karşılık bekleyerek / ya da beklemeyerek feda etme, fidye verme, teberru, bir şey ya da bir beklenti için sarf etme anlamlarını ifade eder. Ayrıca tünel anlamına da gelmektedir... Ne Fe Ka Kaf fail kalıbında kullanıldığında; Fare, yuvasına girdi, olduğundan başka başka görünmek Münafıklık gibi anlamlar kazanır Nifak ve Münafık da aynı kökten türetilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de bu kelimenin 4 Dört boyutta kullanıldığını görüyoruz; a- Harcamak, sarfetmek. Bu harcama cümledeki yerine göre Zekat verme, yardımda bulunma, sadaka verme, İslami toplumu kalkındırıp güçlendirmek için yapılan yardım, teberru anlamları kazanır. Ayrıca Mal harcayıp yahut dağıtıp fakir düşme anlamına da gelir ki mesela 17/100 bunu anlatır. "Deki Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, o vakit harcayıp bitirmek korkusuyla muhakkak tutar hiçbir şey vermezdiniz. Zaten insan çok cimridir." b- Harcanan mal Harcama Yukarıda zikredildiği gibi ya teberru ve yardım maksadıyla, ya karşılığında bir şey elde etmek için, ya da şahsi ve ailevi ihtiyaçları gidermek için yapılır... "Allah onların yapmakta oldukları amellerinin en güzeliyle mükafatlandırmak için küçük büyük yaptıkları her harcama, geçtikleri her vadi onların lehine yazılmıştır." 9/121 "Siz nafaka namına her ne verir veya ne adarsanız, muhakkak Allah onu bilir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur." 2/276 c- Tünel anlamında kullanılmıştır. "Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geliyor ve senin de gücün yetiyorsa yerin derinliğine inecek bir Tünel veya göğe çıkacak bir merdiven ara ki onlara bir mu'cize getiresin. Allah dileseydi elbet onları hidayet üzere toplardı." O halde sakın cahillerden olma." 6/35 d- Münafıklık etmek, İman etmediği halde mü'min gibi görünmek, kalben küfrettiği halde zahirde müslüman imajı vermek anlamında kullanılmıştır ki, kanaatimizce kelimenin köküyle alaka kurduğumuzda şöyle bir bağlantı çıkabilir "Kendini dünya ve onun geçici menfaati uğruna harcayan, kendini yolunda feda eden, sahip olduğunu dünyaya sarfeden". Nafik kelimesi müfali kalıbında münafık şeklinde kullanılır. Yine Fare deliğine girdi anlamıyla da kendi habis düşüncelerini kalbinde gizleyen, Fare'nin deliğine girip saklanması gibi nünafıkın da karanlığa girip hakiki kimliğini gizlemesi şeklinde bir anlam yakınlığı ortaya çıkar. Mevzu münafıklar olmadığı için asıl meseleye geçmek yerinde olur. Ancak münafıklık ve münafıklarla ilgili şu ayetlere bakılabilir; 3/167; 59/11; 9/67-68-77-97-101; 33/73; 48/6 ; 57/13; 8/49; 9/64; 33/12-60; 63/1,7,8... Asıl Mevzumuz olan a şıkkında inceleyeceğimiz infak konusunu, Kur'an bütünlüğünde tasnifi bir usulle incelersek hem ayetlerin toplu dökümünü birden vermemiş hem de daha nesnel bir boyutta incelemiş oluruz. İnfak, kapsamlı ve kuşatıcı bir salih ameldir. Zekat, sadaka, bunun kapsamına girdiği halde, bunlarla sınırlı değildir. İnfak olayı bunları içine aldığı gibi bunlardan ayrı, sürekli, her zaman ve zeminde ifa edilen /edilmesi gereken bir ameldir. İnfak için ne bir miktar, ne de bir vakit konmamıştır ki bu salih amelin iman mücadelesindeki ehemmiyetinin anlaşılması için kafi bir işarettir. İnfak; ihlas, itaat, sadakat, cihad, velayet, kardeşlik ve diğer sosyal sorumlulukların vazgeçilmez bir unsurudur. Müminler infak ederek, ihlas, takva fedakarlık ve adanmışlık ile kulluklarını perçinler, "hannasın" vesveselerine, dünya metaının süslenmişliğine, nefse ve onun verdiği tamaha sırt çevirip Rablerine yönelir ve karşılığını ancak O'ndan bekler, yalnız O'na teslim olduklarının şahitliğini yaparlar. İslam toplumunun oluşturulması, yaşatılması ve ayakta kalıp devam ettirilmesi için infak eylemi olmazsa olmaz bir gereklilik, imani bir sorumluluktur. Allah'u zü'l-celal müminleri tarif ederken "Kendilerine verdiğimiz rızık-tan İNFAK ederler" ifadesiyle mü'minlerin özellikleri belirtiliyor. "Allah yolunda infak edenlerin durumu, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah lütuf sahibidir her şeyi bilendir." 2/261 "Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyilerinden ve size yerden çıkardığımız rızıkların temiz olanlarından infak edin. Size verildiğinde gözü yumulu alamayacağınız kötü malı, hayır diye infak etmeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah Ganiy'dir. Hamîd'dir." 2/267 "Onlar ki gayba iman eder 2/3 namazlarını ikame eder ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler." 8 /3; 22/35; "Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, bir başkasının malı olmuş bir köle ile, katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli-açık infak eden bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? HAMD Allah içindir. Fakat onların çoğu bilmezler." 16/75 "İman eden kullarıma söyle; Namazlarını ikame etsinler, ve kendisinde ne alışveriş ne de dostluk olmayan bir gün gelmeden kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli açık infak etsinler." 14/31 "De ki; rabbim kullarından dilediğine bol rızık verir veya kısar. Siz hayra ne İnfak ederseniz Allah onun yerine başkasını verir. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır." 34/39 "Kim Allah'a güzel bir borç verirse, Allah'da onun karşılığını kat kat verir ve ona büyük bir ecir vardır." 57/7 "Allah'ın kitabını okuyanlar, namazlarını ikame edenler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak edenler asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler." 35/29 ve 3/92; 57/10; 8/60; 47/7... Ayetlerden de açıkça anlaşıldığı gibi iman ile infak eşitlenmekte; kulluğun pratik bir isbatı ve bunun sonucunda kat kat kazancı olan bir ticaretin müjdesi ile mü'minler infak'a teşvik edilmektedir. Nefsin önündeki engelleri sünnetullah çerçevesinde aşarak infak ile pekişen imanın tablosu resmedilmektedir. Adeta canlarının olduğu gibi mallarının da Allah'a satıldığını tescil etmeleri istenmektedir. Verecekleri mallarının, paralarının ve diğer variyetlerini ve borcun güzeli Karzen-Hasenen ve kazançlı bir yol" olduğu beyanıyla eksilen mallarının daha dünyada iken artacağı müjdelenmektedir. İntakın makbul olabilmesi için mutlaka Allah yolunda olması Allah rızası için sarf edilmesi gerekmektedir. Bunun dışında yapılan infaklar heba olmuştur, zayi olmuştur ve Allah katında bir karşılık görmeyecektir. Bu yüzden infak etmeyenleri cimrilik edenleri Kur'an tahkir edip utandırıyor. " Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe BİRR'e iyilik eremezsiniz. Her ne İnfak ederseniz. Allah onu bilir." 3/92 "Bedevilerden öyleleri vardır ki infak ettiğini angarya sayar ve sizin başınıza belaların gelmesini bekler. O bela kendi başlarına gelmiştir. Allah semi ve Alim'dir." 9/98 "Sizler Allah yolunda infaka çağrılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, cimriliği ancak kendine karşıdır. Allah Ganiy'dir, siz ise fakirsiniz. Eğer O'ndan yüz çevirirseniz yerinize başka bir topluluk getirir ve onlar sizin gibi de olmazlar." 47/38 bkz; 9/54; 4/38-39; 8/36; 57/10... Allah'a ve O'nun Dinine Muhalefet Edip Zarar Vermek İçin İnfak Edenler Allah'a ve O'nun dinine karşı savaş açan tağutlar bütün imkanlarını seferber ederek zarar vermek, fitne çıkarmak yeryüzünü ve ekini ifsad edip, küfrü ve zulmü yaygınlaştırmak isterler. Bunu büyük bir ibadet telakki eden tağutlar ve yandaşları her halükarda tevhide ve kurtuluşa çağıran bir ses, bir kıpırtı işittiklerinde, en ufak bir hareket gördüklerinde, servetlerini, canları dahil bütün varlıklarını feda etmekten geri durmazlar. İşte bu zalim tağutların bu yaptıklarıyla bütün amaçları fitne çıkarma Dinden döndürme atalar dinini koruma, hayra engel olma, tekebbür, İstiğna, şirk, zulüm, ifsad ve kurulu batıl düzenlerini korumak ve yaşatmaktan başka bir şey değildir. Bu vasıflar kafirlerin en bariz vasıfları ve emelleri olmuştur. Bu vasıflar artık onlarda bir ahlak, bir din ve karakter olmuştur. Veyl olsun onlara; "İnkar edenler var ya, onların malları da, evladları da Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi kalacaklardır. Onların bu dünyada yapmakta oldukları harcamaların durumu İNFAK kendilerine zulmetmiş bir kavmin ekinlerini vurupta mahveden kavurucu bir rüzgarın durumu gibidir. Allah onlara zulmetmedi fakat onlar kendilerine zulmettiler." 3/116-117 "Şüphesiz küfredenler mallarını Allah yolundan alıkoymak FİTNE için infak ediyorlar. Daha da İnfak edecekler ama sonunda bu onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlub olacaklardır. Kafirlikte ısrar edenler ise cehennemde toplanacaklardır. 8/36 bkz. 18/42 İnfak Şekli Rabbimiz için ve nasıl İnfak edeceğimizi bildirmekle beraber teferruata girmemiş hikmet gereği müminlerin iman, fedakarlık ve teslimiyetlerini imtihan için alanı serbest bırakmıştır. Ancak infak olayını hayatın her zaman dilimi ve her alanına teşmil ederek vakıanın ehemmiyetini belirtmiştir. "O takva sahipleri ki bollukta da, darlıkta da Allah için intak ederler, öfkelerini yutarlar, ve insanları affederler. Allah'da muhsinleri sever." 2/219 "Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyilerinden ve size rızık olarak yerden çıkardıklarımızın temiz olanlarından intak edin. Size verildiğinde gözü yumulu alamayacağınız kötü malı hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah Ganiy'dir, Hamid'dir." 2/267} "Sana Allah yolunda ne infak edeceklerini soruyorlar, De ki; infak ettiğiniz şey ana-babanız, akrabalarınız, yetimler, miskinler ve yoksullar içindir. Allah yaptığınız her hayrı bilir." 2/215 "Onlar intak ettiklerinde ne israf ederler, ne de cimrilik ederler. İkisi arasında vasat bir yol tutarlar." 25/67 "Onlar rabblerinin rızası için sabreden, namazı ikame eden kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak eden ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte dünya yurdunun güzel sonucu onlarındır." 123/22 bkz. "/29 ; 2/274-261; 9/99; 16/75... Burada da intakın, hayatın her alanında yani bolluk ve darlıkta, gece ve gündüz, malın en iyisi ve en güzelini sevdiğiniz şeylerden olmasını, ihtiyaçtan fazla kalan, ne aşırısını verip kendisi muhtaç olacak derecede ne de eli sıkı cimrilik ederek değil vasat bir yol üzere ana-babaya, akrabalara, yetimlere, miskinlere ve yoksullara yolda kalmış veya yolculara yapılmasını, en önemlisi bunların Allah yolunda 32/16; 2/261; 28/54... intak edilmesini söylüyor. Gizli olmasını, nefsin ileri gitmemesi, kabarıp, şımarmaması, gösteriş olmaması, başa kakıp rencide etmeden, fakirleri incitmemesi 2/262; 4638-39 için isterken açık olmasını da mü'minlere bir örnek, bir teşvik olması, hayırlarda yarışılması 23/60-61, İslam toplumunu güçlendirip kalkındırmak, İslami otoriteyi desteklemek 8/60 için defalarca ve ısrarla vurguluyor, Özellikle "ALLAH YOLUNDA" ifasının kullanıldığı zaman yer ve mekan belirtmemesi dikkat çekicidir. Allah yolunda olması, mücadele, cihad, dayanışma, kalkınma, eğitim, barınma, beslenme, hayatın içinde olan bütün haillerde Allah'ın dinini yüceltmek, yeryüzünü ve ekini inşa ve ıslah etmek, kısacası bütün salih amelleri kapsamak üzere bu ifade kullanılıyor. İnfak ve Mücadele Boyutu "Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Onunla Allah düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz ama Allah'ın bildiği kimseleri korkutasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz size eksiksiz ödenir ve haksızlığa uğratılmazsınız." 8/60 "Yine onlar rabblerinin davetine icabet eder ve namazlarını İkame ederler. Onların işleri aralarında şura iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda infak ederler." 42/38 " Korkuyla ve ümitle rabblerine yalvarmak için vücutları yataklarından uzaklaşır ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden Allah yolunda infak ederler." 32/16 "Hayır olarak infak ettikleriniz sizin iyiliğiniz içindir. İnfaklarınızı ancak Allah için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa karşılığı size tam olarak verilir. Ve asla haksızlığa uğratılmazsınız." 2/272 İmanın isbatı tağutu/tağutları kesin ve net bir şekilde reddedip bir tek Allah'a kulluğu kabul etmektir. Bu da salt bir teori ve kuru ifade olarak kalmaz/kalamaz. Allah'a sahih bir iman ile salih bir kulluk için tağutun fiili bir şekilde reddedilip, bunun ortadan kaldırılması için Allah'ın emanet olarak verdiklerini samimi, bilinçli/basiretli ve fedakar bir şekilde seferber etmek kaçınılmazdır. Bu mücadelenin sağlıklı bir zeminde oturtulması için de mü'minlerin şûra ile hareket edip erimiş kurşun gibi saf bağlamaları gerekir. 61/1 Yine bilinçli ve köklü bir alt yapı ile besili atlar hazırlamaları, bir vücudun azalan gibi bütünleşmeleri gerekir. Allah'ın dininin yeryüzüne hakim olması için müminlerin canları evladları ve dünyada sahip oldukları bütün varlıkları ve imkanları ile cihad etmeleri istenmektedir. Kendini Nefsini değiştirmeyen kavmi, Allah değiştirmeyecektir. 13/11 Değişimi istemek için de memnuniyetsizliğin olması gerekir. Durumdan memnun olanlar değişim kelimesini telafuz etmeyi bile düşünemezler. Unutulmamalıdır ki imanın ilk ve temel şartı olarak reddedilen tağut, basit ve içi boş bir kavram değil, Nadiye'si, Ahzab'ı, Cunud'u, Mele'si, Mütrefin'i, Karye'si, Ahbar'ı, Atalar dini ve muhabese'si olan canlı, organik ve oturmuş bir yapıdır. İslam toplumunun bu canlı, organik ve oturmuş tağutu yoketmek için ve yine tağutun kendilerini yok etmemesi için alternatif bir güç oluşturmaları gerekir. "Size ne oluyor ki; Allah yolunda infak etmiyorsunuz. Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Elbette içinizden fetih'ten önce infak edip savaşanlar daha sonra infak edip savaşanlarla eşit değildir. Onların dereceleri sonradan infak edip harcayanlardan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı va'detmiştir. Allah amellerinizden haberdardır. 57/10 Yardımlaşma ve dayanışma, ilk andan günümüze kadar insanoğlunun hayatında önemli bir yer tutmuştur. Mali yükümlülük; namaz kılmak, oruç tutmak, ölçü ve tartıyı doğru tutmak gibi İnsanoğlunun muhatap olduğu ilk sorumluluklardandır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in ilk işlediği konulardan biri de her dönemde toplumların genel sorunu olan kazanç ve bunun adil bir şekilde paylaşımı olmuştur. Bu durum, "Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar; yoksulu doyurmaya teşvik etmez..." 107/1-3 ayetlerinde olduğu gibi Mekke döneminin ilk yıllarında inen ayetlerde de açıkça görülebilir. Ayetlerde yetimin itilip kakılması, yoksulu doyurmaya önayak olmama ve hayra mani olma tavrı eleştirilmiş, toplumun sosyal yapısına kayıtsız kalınmamıştır. Mal kazanma hırsı Yüce Rabbimizin insanın fıtratına verdiği yaratılıştan gelen bir duygudur. Bu durumu Rabbimiz Kur'an'da şöyle bildirmiştir "Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya bayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır." 3/14 Mal kazanma arzusu fıtri bir duygudur; fakat bütün yaşamın kazanmak üzerine bina edilemeyeceği de açıktır. Müslüman olarak bizlerin sadece dünyalıklar için yaşayamayacağımız, bunların dünya hayatının geçici nimetleri olduğu ve bunlara teslim olmamamız gerektiği birçok ayette hatırlatılmaktadır "Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır." 18/46 "Her insan ölümü tadacaktır. Kıyamet günü, ecirleriniz size mutlaka ödenecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten sadece aldatıcı bir geçinmeden ibarettir, Andolsun ki mallarınız ve canlarınızla sınanacaksınız." 3/185-186; ayrıca bkz 42/36-38 Servet ve oğullar dünya hayatının süsüdür; Allah katında değerli olansa onun rızasını kazanmak için hayırlı ameller yapmaktır. Dünya hayatının sadece geçinmeden, oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu bildiren Rabbimiz; malın, mülkün ve evlatların bizler için bir imtihan aracı olduğunu belirtiyor. Bunlar aynı zamanda ahiret yurdunu kazanmanın da birer vesilesidir "Mallarınız ve evlatlarınız bir fitnesınavdır; Allah, onlarla sizi imtihan etmektedir. Allah ise işte büyük mükâfat O'nun yanındadır. Öyle ise gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun, O'nun öğütlerini dinleyin, O'na itaat edin ve kendi iyiliğinize olarak mallarınızı Allah uğrunda harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, başarıya erenlerdir. Eğer Allah'a güzel borç verirseniz. Allah onu sizin için kat kat yapar ve sizi bağışlar. Allah karşılık verendir, halimdir hoşgörülüdür." 64/15-17; 8/28} Rızkı Veren Allah'tır Kazanma hırsıyla dünyaya dalan insanoğlu, kazandıklarının kendi özgücünden kaynaklandığı vehmine kapılabilir. Oysa rızkı veren ve onu genişletip daraltan Rabbimizdir. Kendiliğinden hiçbir şey ortaya koyamayan insanoğlu, ancak Rabbimizin verdiği imkânları kullanarak rızka ulaşır. Bu imkânlar kendiliğinden çekilip alındığı zaman çaresiz bir şekilde ortada kalakalır. Rabbimiz, ölçüsü, sünneti çerçevesinde rızkı kendisi tayin ediyor ve bazı kullarına bol rızık veriyor bazılarına da az. Fakat kendilerine bol rızık verilenlere bunun Allah'ın bir nimeti olduğu hatırlatılarak rızıkta eşit olmaları için kazandıklarından kazanamayanlara vermeleri istenmektedir "De ki Doğrusu Rabbim, kullarından dilediğinin rızkını hem genişletir ve hem de ona daraltıp bir ölçüye göre verir; sarf ettiğiniz herhangi bir şeyin yerine O, daha iyisini koyar, çünkü O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." 34/39 "Allah, rızıkta kiminizi kiminizden üstün kıldı. Rızıkça üstün kılınanlar, ellerinin altında bulunanlara kendi rızıklarını verip de hepsi azıkta eşit olmuyorlar. Allah'ın nimetini mi inkâr ediyorlar?" 16/71 Rızkı bol verilenler aslında başkalarının kendisine emanet edilen rızıklarını yönetiyorlar. Kendilerine fazladan verilen kazancın gerçek sahibi onlar değillerdir. O mallar hak sahiplerine iletilmek için onlara bir emanet olarak verilmiştir. Acaba emanet yerine teslim edilecek mi; yoksa üzerine mi oturulacak? Gerçekten de zor bir sınav. Rabbimiz rızkı bol verilen insanlarda, rızkı az verilen insanların haklarının bulunduğunu Kur'an'da açıkça şu şekilde beyan ediyor "Onların mallarında yoksul ve ihtiyaç sahipleri için de bir hak vardır." 51/19; bkz 70/22-27 Rabbimiz zenginlerin, mallarından vermelerini onların bir iyiliği, lütfü olarak değil zorunlu görevleri olarak şart koşuyor. Böylelikle hem rızkı çok verilenler sınanıyor hem de "Allah'ın fethedilen memleketler halkının mallarından Peygamberi'ne verdikleri; Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Ta ki o mal içinizde sadece zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın..." 59/7 ayetinde dikkat çekilen zenginliğin, sadece belirli bir sınıfın arasında dolaşan bir meta hâline gelmesi tehlikesi engellenmiş oluyor. Dolayısıyla insanlar arasında sosyal uçurumlar ve sınıfsal farklılıkların oluşması engelleniyor. İnsan, mal biriktirdikçe güce ulaştığını ve daha güvende olduğunu hisseder. Oysa Rabbimizin imtihan aracı olarak tavsif ettiği mallar, aynı zamanda tehlikeyi de barındırmaktadır. Mal biriktirip ihtiyaç sahipleri için harcamaktan kaçınmak, tehlikeye atılmak demektir. Tehlikeden uzaklaşmak ve gerçek anlamda iyiliğe 'birr'e ulaşmak ancak mallardan ihtiyaç sahiplerine 'hak'lannı vermekle mümkündür "Mallarınızı Allah yolunda harcayın, kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın, işlerinizi iyi yapın. Şüphesiz Allah iyi iş yapanları sever." 2/195 "Sevdiğiniz şeylerden sarf etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. Her ne sarf ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir."'3/92 Şeytan, hali vakti yerinde olanları bir daha dönüşü mümkün olmayan geçici dünya hayatını zevk ve sefa içinde değerlendirmeye teşvik eder. Sahip oldukları imkânların yok olacağı zehabıyla insanları daha fazla kazanmaya, daha fazla biriktirmeye çağırır. Kazanılan maldan ihtiyaç sahiplerine vermenin fakirliğe yol açacağını telkin ederek cimriliği özendirir. Böylece insanları kulluktan uzaklaştırmaya çalışır. Rabbimiz, şeytanın vesveselerine karşı da bizleri dikkatli olmaya çağırmaktadır "Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfîret ve bir lütuf vaat eder. Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir." 2/268 Ebedî olan ahiret yurdunu kazanmanın yolu dünya hayatından geçer. Zaten fani, oyun ve eğlenceden ibaret olan dünya hayatını anlamlı kılan da budur. Fakat aceleci yaratılan insanoğlu çoğu zaman uzaktaki kalıcı, büyük mükafata az ama peşin olanı tercih eder. Bu yüzden dünya hayatını tercih eder. Rabbimiz, insana dünya ve ahiret yurdu arasında seçim yapması için özgür bir irade verdiğini ve fakat ahiret yurdunu tercih etmenin kendileri için daha iyi olacağını bildiriyor "Ahiret kazancı isteyenin kazananı artırırız; dünya kazancını isteyene de ondan veririz; ama ahirette bir payı bulunmaz." 42/20 '"Rabbimiz! Bize dünyada ver!'diyen insanlar vardır. Öylesine ahirette bir pay yoktur. 'Rabbimiz! Bize dünyada iyiyi, ahirette de iyiyi ver, bizi ateşin azabından koru!' diyenler vardır. İşte onlara, kazançlarından ötürü karşılık vardır. Allah hesabı çabuk görür." 2/200-202; bkz 11/15-16; 6/32 Yüce Rabbimiz, insanların tercihleri karşısında tarafsız değildir. Peygamberleriyle vahiy göndermesi, insanları sürekli hakka, hakikate, ahiret yurdunu kazanmaya çağırması, Allah'ın ahireti tercih hususunda insanın tarafında olduğunu gösterir. Nitekim kullarına ahiret yurdunu tercih etmelerinin daha doğru olacağını ısrarla vurgulamaktadır "Ey İnananlar! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak, kazançlı bir yolu size göstereyim mi? Allah'a ve Peygamberi'ne inanırsınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla cihad edersiniz; bilseniz, bu sizin İçin en iyi yoldur." 61/10-11 Yine ahireti kazanmanın dünyadan geçtiğini belirten Rabbimiz, ahirete gitmeden dünyada önceden hayırlarımızı göndermemizi emretmektedir "Namazı kılın, zekâtı verin, kendiniz için önden gönderdiğiniz her hayrı Allah katında bulacaksınız. Allah yaptıklarınızı şüphesiz görür" 2/110 Rabbimiz, sorumluluklarımızı ertelemememizi, elimizi çabuk tutmamızı öğütlüyor "Birinize ölüm gelip de 'Rabbiml Beni yakın bir süreye kadar ertelesen de sadaka versem, iyilerden olsam!' diyeceği zaman gelmezden önce, size verdiğimiz azıklardan sarf edin." 63/10; 2/254 Ticaret ve iş yoğunluğundan kendine dahi zaman ayıramadığından dem vuran modern insan ertelemecidir. Dünyaya dönük bütün işler önceliklidir; ancak ahirete yapılması gereken yatırımlar sürekli ertelenir. Oysa müminler, kalıcı ebedî hayatı geçici dünya hayatına tercih ederler "Müminleri ne ticaret ne de alışveriş Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkor. Onlar, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar." 24/37 Allah yolunda harcamak sadece inananlar için bir kurtuluş vesilesidir ve karşılığını göreceklerdir. İnanmayanlar ve fasıklar iyilik ve hayır işlerinde bulunsalar bile inkârlarından dolayı bu hayırları kabul edilmeyecektir "Ey Muhammedi De ki İstekli yahut isteksiz olarak verin, nasıl olsa kabul edilmeyecektir. Siz şüphesiz fasık bir topluluksunuz. Verdiklerinin kabul olunmasına engel olan, Allah'ı ve Peygamberi'ni inkâr etmeleri, namaza tembel tembel gelmeleri, istemeye istemeye vermeleridir." 9/53-54 "Doğrusu inkâr edenler mallarını Allah'ın yolundan insanları alıkoymak için sarf ederler ve daha da sarf edeceklerdir; ama sonra içleri yanacak, hem de mağlûp olacaklardır. Bu, Allah'ın, temizi murdardan ayırması ve murdarları üst üste koyup hepsini yığarak cehenneme yerleştirmesi içindir; inkâr edenler cehenneme toplanacaklardır. İşte onlar mahvolanlardır." 8/36-7 Bir Kurtuluş Aracı Olarak Zekât ve İnfak Rabbimiz Müslümanlar arasındaki gelir dengesini sağlamayı, yine Müslümanlar üzerinden onları imtihan ederek yapmayı murat etmiş ve Müslümanlara Allah yolunda harcamayı ahireti kazanmanın bir vesilesi yapmıştır. Kur'an'da Allah yolunda O'nun rızasını kazanmak için ihtiyaç sahiplerine yapılan ayni ve nakdi yardımlar infak olarak tanımlanmıştır. Kur'an'da ayrıca ticaret yapıp mal kazanan Müslümanlardan, mallarını temizlemek için yıllık olarak alınan sadakaya da 'zekât' denmiştir. Zekât, zengin olan Müslümanlardan zorunlu olarak alınırken infak, zengin yoksul bütün Müslümanlara tavsiye edilmiştir. Zekâtın farziyetiyle ilgili birçok ayet vardır "Onların mallarından sadaka zekât al; bununla onları günahlardan temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin..." {9/103 "Namazı kılın, zekâtı verin, rüku edenlerle birlikte rüku edin." 2/43 İnfak da birçok ayette zekât gibi emredilmektedir. Ancak infak, belirli bir zaman ve oranla sınırlandırılmamış, hayatın bütününe yayılmış bir ibadettir "Mallarınızdan Allah yolunda infak edin!" 2/195 "Ey inananlar, ne alışverişin ne dostluğun ne de şefaatin olduğu gün gelmezden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin." 2/254; bkz 2/267; 36/43 vb. İnfak, Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde müminlerin ayırt edici özelliklerinden biri olarak da zikredilir "İşte onlara, sabırlarından dolayı, ecirleri iki defa verilir; onlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da sarf ederler." 28/54 "Ayetlerimize ancak, kendilerine hatırlatıldığı zaman secdeye kapananlar, büyüklük taslamayarak Rablerini överek yüceltenler, vücutlarını yataklardan uzak tutup korkarak ve umarak Rablerine yalvaranlar ve verdiğimiz rızıklardan sarf edenler inanır" 32/15-16; 47/38; 9/99; 13/22 Kur'an, infak etmeyi bir ibadet olarak bildirmenin yanında, infak edecek bir şey bulamayan bu ibadet görevini yerine getiremediği için üzüntü duyan müminleri teselli etmekte ve onların bu sorumluluktan sorumlu tutulmayacağını açıklamaktadır "Güçsüzlere, hastalara ve sarf edecek bir şeyi bulunmayanlara, Allah ve peygamberlerine bağlı kaldıkları müddetçe sorumluluk yoktur iyi davrananlara sorumluluk olmaz. Allah bağışlayandır, merhamet edendir" 9/91 "Binek vermen için sana geldiklerinde, 'Size binek bulamıyorum.' dediğin zaman, sarf edecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de bir sorumluluk yoktur." 9/92 Arınmak, Amel Etmekten Geçer Kur'an'da ve Hz. Peygamberin uygulamalarında infak, önemli bir yer tutmaktadır. İnfak ve zekâttan kimlere verileceği Kur'an-ı Kerim'de çok net bir şekilde açıklanmaktadır "Zekâtlar Allah'tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memurlara, kalpleri İslam'a ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarf edilir. Allah bilendir, hakimdir." 9/60 "Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde dolaşamayanlara, hayalarından dolayı, kendilerini tanımayanların zengin saydıkları yoksullara verin. Onları yüzlerinden tanırsın, insanlardan yüzsüzlük ederek bir şey istemezler. Sarf ettiğiniz iyi bir şeyi Allah şüphesiz bilir." 2/273; 2/177; 2/215 İnfak, sadece ihtiyaç sahiplerine vermek gibi dar bir anlama sahip değildir. "Ey inananlar! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bitmediklerinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda sarf ettiğiniz her şey size haksızlık yapılmadan, tamamen ödenecektir." 8/60 ayetinde de belirtildiği üzere Allah'ın ve inananların düşmanlarına karşı mücadele etmek için hazırlık yapmak, bu uğurda Allah'ın rızasını kazanmak için mallardan harcamak emrediliyor. Allah yolunda canla, malla yapılan her eylem infaktır. "Göklerin ve yerin mirasçısı Allah olduğu halde, Allah yolunda siz niçin sarf etmiyorsunuz? İçinizden Mekke'nin fethinden önce sarf eden ve savaşan kimseler, daha sonra sarf edip savaşan kimselerle bir değildirler, berikiler daha üstün derecededirler. Allah, hepsine cenneti vaat etmiştir. Allah, işlediklerinizden haberdardır." 57/10 ayetinde, mücadelenin zor zamanlarında yapılan infak ile bol imkanlara sahip olunan zamanlarda yapılan infakların bir olmadığı, mücadelenin sıcak zamanlarında yapılan infakların daha üstün olduğu bildirilmektedir. Mekke döneminde müminlerin infakları bizzat Hz. Peygamber tarafından yönlendiriliyordu. Sahip olunan imkânlar, mümin kölelerin özgüleştirilmesinde, fakir müminlerin sıkıntılarının giderilmesinde, İslami mücadelenin güçlendirilmesinde kullanılıyordu. Hz. Peygamber, infak ibadetinin organize bir şekilde yerine getirilmesi için Medine'de devlet kurumlarının teşekkülünü beklememiş, aksine Mekke'nin en zorlu zamanlarında bile infakı kurumsallaştırmıştır. Allah tarafından emredilen, Resul'ü tarafından bizzat örnekliği gösterilen ve onun döneminde ve daha sonraki dönemlerde bizzat kurumlar tarafından takip edilen, kayıt altına alınan bu malî yükümlülük, modern hayatta bireylerin kişisel inisiyatiflerine terk edilmiş, tali bir mesele haline getirilmiştir. Allah yolunda mücadele, bireysel olarak yerine getirilecek bir sorumluluk değildir. İslami inanca sahip olmak; tebliği kabul edip mümin olanlarla da kardeşlik hukuku çerçevesinde birlikteliği gerekli kılar. İslami mücadele Hz. Peygamberin örnekliğinde olduğu gibi yapısal bir şekilde yürütülür. İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak zorunda olan müminlerin oluşturduğu yapılar, tıpkı Hz. Peygamberin örnekliğinde olduğu bu ibadetin sağlıklı bir şekilde yerine getirilmesinin ortam ve imkânlarını oluşturmak durumundadırlar. Müslüman şahsiyetler, infak ve zekât gibi mali yükümlülüklerini bu tür kurumlar aracılığıyla yerine getirmelidir. Böylece kardeşlik hukuku çerçevesinde bireylere mali sorumlulukları hatırlatılırken infak ve zekâtların da daha sağlıklı bir şekilde yerlerine ulaşması ve İslami mücadeleye aktarılması sağlanacaktır. Kur'an, infak görevi yerine getirilirken uyulması gereken kurulları da koymuştur. İnfak görevini yerine getirmek kadar bu kurallara da uymak gerekmektedir "Sadakaları açıkça verirseniz o ne güzel! Eğer onları yoksullara gizlice verirseniz sizin için daha İyidir. Allah onları kötülüklerinizden bir kısmına karşı tutar. Allah işlediklerinizden haberdardır." 2/271; bkz 14/31; 35/29 "Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma." 74/6 "Mallarını Allah yolunda sarf edip, sonra sarf ettikleri şeyin ardından başa kakmayan ve eza etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eza gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah müstağnidir, halimdir. Ey İnananlar! Allah' a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını sarf eden kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kayanın durumu gibidir, üzerine bol yağmur yağdığında onu cascavlak bırakır. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah inkâr eden kimseleri doğru yola eriştirmez." 2/262-264 Ayetlerde gizli veya açık bir şekilde insanlara hayırlı harcamada bulunmak görev olarak bildirilirken yapılan iyiliklerin başa kakılması da yasaklanıyor. İnfakta sınırın veya ölçünün ne olması gerektiği de önemli bir sorundur ki aşağıdaki ayetler bu konuya dikkat çekmektedir "Ne sarf edeceklerini Allah yolunda ne harcayacaklarını sana sorarlar. De ki 'Artanı' Yaşamınızı devam ettirmek için temel ihtiyaçlarınızdan geriye kalanı. Böylece Allah, dünya ve ahiret hususunda düşünesiniz diye size ayetleri açıklar."2/219 "Onlar, gaybe inanırlar, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz azıktan yerli yerince sarf ederler." 2/3 "Onlar bollukta ve yoklukta sarf ederler, öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever." 3/134 "Onlar, sarf ettikleri zaman ne israf ederler ne de cimrilik, ikisi arasında orta bir yol tutarlar." 25/67 "Doğrusu dünya hayatı oyun ve oyalanmadır. Eğer inanır ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, O, size ecirlerinizi verir. O, sizin mallarınızı tamamen sarf etmenizi istemez." 47/36 Zikredilen ayetlerde şu vurgular öne çıkmaktadır - Yaşamı devam ettirmek için gerekli ihtiyaçların dışında, fazlalıklar infak edilmelidir. - Bollukta da darlıkta da infakta bulanmak gerekir. - İnfak, savurganlık ve cimrilikten uzak, dengeli bir şekilde olmalıdır. - Allah Teala mallarımızın tamamını infak etmemizi emretmiyor. Rabbimiz, cimrilik etmeden, israf etmeden, yerli yerince yaşamamıza yetecek olandan fazlasını Allah'ın rızasını kazanmak için sarf etmeyi emrediyor. Ayetlerin emir buyurduğu sorumluluklar ile yaşadığımız pratikler arasında ne kadar uyum ve çelişkinin olduğunun muhasebesini yapmak için, bereketlendirilmiş Ramazan ayı bir vesiledir. Kur'an'la, Allah'la irtibatımızı güçlendirmemiz gereken bu mübarek ayda, mali ibadetlerimizi Allah'ın rızasına ermemizi sağlayacak şekilde yeniden düşünmeli, daha hayırlı şekilde değerlendirmenin imkanlarını oluşturmalıyız. Allah, kendi yolunda yapılan harcamaları her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumuna benzetmektedir. Allah yolunda harcama; hem dünyada hem de ahirette karşılıksız kalmayacaktır "Gece gündüz, açık gizli mallarını sarf edenlerin mükafatlarını Rableri verecektir. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." 2/27A "Allah, yaptıklarının karşılığını en güzel şekilde kendilerine vermek üzere, az veya çok sarf ettikleri her şey, yürüdükleri her yol, onlar için yazılır." 9/121 "Ey insanlar! Allah'a ve Peygamberi'ne inanın; sizi varis kıldığı şeylerden sarf edin; aranızdan, inanıp da sarf eden kimselere büyük ecir vardır." 57/7 "Onlar verdikleri sözleri yerine getirirler, fenalığı yaygın olan bir günden korkarlar. Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksulla, öksüze ve esire yedirirler. 'Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabbimizden korkarız.' derler." 76/7-10 "Mallarını Allah yolunda sarf edenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah'ın lütfü geniştir. O her şeyi bilendir." 2/261 Yüce Rabbimiz, her salih amelde olduğu gibi infak konusunda da üstlenmemiz gereken sorumluluklara sahip çıkmayı, bireysel sorumluluklarımız kadar yapısal sorumluluklarımızı da gereği gibi idrak edip, gereklerini yerine getirmeyi gönüllerimize ilham eylesin.

allah yolunda infak ile ilgili kıssalar